DİL VE DİN-CENGİZHAN CENGİZ
      DİL VE DİN
 
      Dil en kaba tanımıyla, bir iletişim aracı, duygularımızın başkalarına iletilmesi aracıdır. Yabancı sözcüklerden arınmış bir dille düşünce üretebiliriz. Ulusumuzun dilini bulandıran etkenlerin başındaysa, köklü yerli sözcüklerin atılarak yerlerine köksüz yabancı sözcüklerin konulmasıdır. Din yararına denilerek, dilimize giren Arapça Farsça sözcükler dinin anlaşılmasında önünde engel oluşturmuşlardır.
 
       Arap yazısına kutsallık yükleyenler, Arapça sözlüklere de kutsallık yüklemekte, bir ulusun dilindeki köklü yerli sözcükleri o ulusun dilinden atıp, yerlerine Arapça sözcükleri sokmayı sanki bir Tanrı buyruğuymuş gibi göstermektedirler.
 
       Anlamak nedir? Duyduğumuz sözcükleri gözümüzde bir takım görüntülere dönüştürebildiğimiz an “anladım” diyoruz. Görüntüye dönüştüremediğimizde ise “anlamadım” diyoruz. Bir kulağından girip bir kulağından çıkarsa “anlamadı” demektir. Sözcükler kulağa, gözde görüntüye dönüştürülsünler diye iletilir. Çoğu kez “bak sana ne diyeceğim” deriz. “İşit sana ne diyeceğim” demeyiz.
 
       Türkler 1000 yıllarında Arapça Kuran yazısını bire bir Türkçeye çevirmiştir. Bu çeviri  İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesinde 73 numara ile korunmaktadır. Karahan Türkçesi ile eksiksiz bir çeviridir.
 
      Kuranın ilk Türkçe çevirilerinde “Bağırsak” sözcüğü, Arapça “merhamet” “rahmaniyet” kavramlarının eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. “Bağırsak kişi” merhametli insan anlamındadır. Ayrıca “bağrına basmak” ile de ilintilidir. İlk Kuran çevirilerinde “bağırsak” Bismillahirrahmanirrahiym”in Türkçe karşılığı olmuştur. “Ol bağırsak Tanrı’nın adıyla”. O günlerde “Bağursuk” sözcüğü de şimdiki sindirim sistemi anlamındaydı.     
 
       Sonuçta Türkler pek çok Arapça sözcüğü diline dolamış, bu sözcükleri kullanırken kutsal bir iş yaptıklarını sanarak sevinmişlerdir. Yarattıklarını “besleyen, büyüten, türeten Tanrı” yerine, Arapça “Rahman, Rahiym Allah” sözleri geçince Türk için bir boşluk oluşuyordu. Türk, Arapçanın kökü belleğinde olmadığından düşünü de kuramıyor, Arapçanın kutsallığına inanarak avunuyordu.
 
       Bir Arap Türkçe konuşurken sev yerine söv diyebilirse, bir Türk de Arapça dua ederken “bizi koru” diyeceği yerde “bizimle ilişkini kes, bizi boş ver” diyebilir. Çünkü Arapçadaki “ğ” sesi çok özel bir sestir. Türk dilinde yoktur.
 
       Arapça “Allahu ekber”, Türkçede “Tanrı Uludur” karşılığıdır. Ekber’in Türkçesi Ulu dilimizde sayısal üstünlük olarak kullanılmaz. Örnek, 4, 3’ten uludur denmez. Oysa Arapçada 4, 3’ten “ekber”dir ve de “Allah ekber”dir. Türkçe ezana karşı çıkanlar, “Tanrı Uludur” yerine “Allahu Ekber”i savunmuşlardır. Ulu sözcüğü küçültücü demişlerdir. Oysa tam tersi doğrudur.
 
       Zamanla anadilini küçümseyen Türkler yabancı kelimeleri kullanmayı üstünlük, bilgiçlik, seçkinlik saymışlardır. Müslüman vatandaşlarımız “Arapça sözcükler kullanarak konuşmanın Müslümanı yücelteceğine” özendirilmiştir.
 
     Türkler Arapça “secde” karşılığında “yükünmek” sözcüğünü 3-4 yüzyıl kullandılar. Secde sözcüğü kutsal diye yükünmek terk edilmiştir.
 
      Arapça “es salat” sözcüğü Farsça “namaz” olarak alınmıştır. “Es salat” yerine Türkçede uygun bir sözcük aramak yerine Farsça “namaz” alınmıştır.
 
     Arapça “gusül” karşılığı yıkanmaktır. Yüzyıllardır yıkanmak sözcüğü dışlanarak Arap sözü kullanılmaktadır. Daha sonra Farsça “abdest” sözcüğü dilde yuvarlanarak “aptes”e dönüştürülmüş, bunu da kaka anlamında kullanmışlardır. Bu gibi durumlarda Türk Dilinin gusül edilmesi gerekir.
 
     Burada ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Arapça kutsal diye Arapça sözcüklerin yanında Farsça sözcüklerde kullanılmıştır. Arapça kutsal ise “Farsça” da mı kutsaldır?
 
     Erkek çocukların sünneti  Arapça da “hitan” olarak geçer. Arap birisine “çocuğunuz sünnet oldu mu?” diye sorarsanız anlamaz. Sünnet de Arapçadır, karşılığında bir Türk sözcüğü kullanılmamıştır.
 
      Tanrıya yükünmeler, övgüler, yabancı dille yapılırsa anlamsız, salt alışkanlığa dönüşmüş hareketler olarak kalır.
 
       Türklere unutturulmak istenen bir sözcük de “Tanrı”dır. Arapça “Allah” yerine Tanrı kullanılamaz diye Türklerin dil bilincini bulandırdılar. Tanrı diyen Türk, sanki başka dine bağlı, putlara tapan biri gibi görülmeye başlanmıştır. Türkçe “Tanrı” Arapça “İlah”ın karşılığıdır diyorlar. Arapçada “Allah”a ilah demek yanlıştır iddiasında bulunuyorlar. Oysa Nas süresi 3’üncü ayette Allaha “ilah” denilmektedir. (ilahinnasi/kişioğullarının ilahı) Taha süresi 98’inci ayetinde “İlahınız Allah’tır, O’nun dışında ilah yoktur” denmektedir. İyi ki Kuranın Türkçesi var. Yoksa hepimizi kandıracaklar.
 
      Allaha “Tanrı” denmez görüşü vardır. 15’nci yüzyıla dek bütün Türkçe çevirilerde Allah, “Tanrı” olarak çevrilmiştir. Çevirenler Türk Müslüman dilbilginleridir. Yüzyıllarca bu düşünülmemiş daha sonra yaşayanlar mı düşünebilmişler? Yoksa ulemalık bunlardan sonraki dönemlerde ayağa düştü de, bu uyduruk din bilginleri mi böyle uyduruk savlar ortaya çıkardılar?
 
      Araplar Allah kelimesini İslam öncesinde de biliyorlardı. Taptıkları en büyük putun adıydı. Tanrı elçisi Muhammedin dedesi Kuran öncesi doğan oğullarından birinin adını “Abdullah” koymuştur. Abdullah Allah’ın kulu demektir. Kurandaki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere puta tapar Araplarca Allah sözcüğü kullanılmıştır. Tanrı sözcüğünü ilk kez Orhun yazıtlarında taşa kazınmış olarak görüyoruz. (İ.S.730) Yazıtta Tanrı sözcüğü Tanrılar olarak çoğul kullanılmamıştır.
 
      Ayrıca Kuranın büyük bir bölümü geçmiş çağlarda yabancı dillerde olup bitmiş birçok konuşmanın Arapçaya çevrilerek aktarılmasından oluşmaktadır.
 
      Bir toplum yaşamda ayırdığına vardığı yeni durumlar için yeni sözcükler türetir. Yaşamı boyunca boğulmak diye bir olguyla karşılaşmayan bir balığa “boğulmak” sözcüğünü öğretebilir misiniz? Bir balık boğulmak sözcüğünü seslendirmeyi öğrense bile bu onun boğulmak olgusunu kavradığı anlama mı gelir?
 
      Türkçeye yabancı kökenli sözcüklerin girmesi öncelikle dilin sağlıklı kök türev ilişkisini olumsuz yönde etkilemiştir. Bir dildeki sözcük kökleri birer ağaç kökü gibi düşünülebilir. Dil bir ormanı, sözcük kökleri / ağaçların kökü gövdesini, türev sözcükler de ağaçların dalları/ yaprakları olarak düşünülebilir. “Er” kökünden gövdesi “ermek” dallarında ise “erkek, erken, eren, ertelemek, erdem, erek, erik, erinç vs” gibi hepsi “er” kökünden türemiş kökteş sözcüklerdir. Kökü sağlam olan kök sözcükler devamlı dallarına yeni türev sözcükler ekleyecektir. Bütün ulusların böyle dil ormanları vardır. Her dilde türevler köklere, soyutlar somutlara, kavramlar nesnelere sıkı sıkıya bağlıdır. Sözcük türetmek, düşünce üretmektir.
 
        Bizden Arap yazısıyla Türkçe yazmamız istenirse ağzımızdan çıkan sesleri bu yazıyla gösteremeyeceğiz. Arap yazısı Arap dili için uygun bir yazıdır. Yetkin bir yazının konuşmada kullanılan bütün sesleri gösterebilmesi baş kuraldır. Türk dili Arapça yazı ile yazılmaya uygun değildir. 1000 yıl Türk Dili Arapça yazılmaya çalışılmıştır. Olmamıştır, yetmemiştir. Türkler Arapların bilmediği çeşitli eklemeler yapmak zorunda kalmıştır. Yazışmalarda problemler çıkmıştır. Türk ayağına uymayan ayakkabı ile 1000 yıl dolaşmıştır, 1000 yıl topallamıştır. Sonunda 1928 yılında Harf Devrimi ile çıkarıp atmıştır. Peki niçin giymişti, ayağına vuran ayakkabıyı? Tanrının beğenisini kazanmak için.
 
          Yazım alanında kullanılan “harf, cümle, kelime” gibi pek çok sözcük dilimize Arapçadan sokulmuştur. Arapçada “çe” ve “ö” sesi yoktur. Ayrıca Arapça’da “dz” karışımı bir ses vardır. Arap yazısında “kabul” sözcüğü “katil” sözcüğünün tıpkısıdır. Yazı beneksiz olursa kabul sözcüğü katil olarak anlaşılabilir. Bu yüzden halife Osman öldürülmüştür.
 
           Yazı konuşma diline bağlı bir konudur. 1928 Yazı Devrimi ile ortadan kaldırılan “Osmanlı yazısı” ne Kuran yazısı, ne Müslüman yazısı ne de İslam yazısıdır. Kuran’da kullanılan yazı İslam öncesi puta tapan Arapların kullandığı yazıdır. Osmanlı yazsına Arap yazısı da denemezdi. Çünkü Osmanlı yazısına Arapçada kullanılmayan pek çok birim katılmıştı. (Dil uyuşmazlığı nedeniyle.) Öyle ki gerek Farslar gerek Araplar Osmanlı yazısını doğru okuyamamakta, doğru seslendirememekte ve doğru anlayamamaktadırlar. Arap olmayan uluslar içinde Arap yazısını ilk bırakan Azerbaycan’dır. Bu husus hep unutturulmaya çalışılır.
 
           Arapçada bize uymayan lüzumunda fazla ünsüz harfler kalabalığı vardır. Arapça ünlü işaretler (harfler) ise Türkçenin zengin ünlü sistemini  karşılamaktan çok uzaktır. Arapça imla geleneği Türkçeye hiçbir zaman uygun olmamıştır. “Or” ve “ör” yada “öl” ve “ol” sözcüklerinin Arap yazısında birbirinden ayrılmadığını görürsünüz. Türk dilindeki “o,ö,u,ü” sözlerinin Arap yazılarında birbirine karışmış olduğunu görürsünüz. Böylece yazı bulanıklığı pek çok anlam karışıklığına neden olmuştur. Ses başkalığı Arap yazısında gösterilmemektedir.
 
      Türkler Müslüman olduktan sonra kendi yazılarını değiştirip Arap yazısı ile Türkçe yazmaya başladıkları gibi kendi Türk kökenli adlarını da değiştirip Arap adları almaya başladılar. Bunun sonucu olarak Muhammed sözcüğü Türk dilinde “Mehmet, Mehmed, Memet, Memo, Memiş” oldu. Muhammedin Mehmet olması Arap alfabesiyle Türkçe yazmanın yol açtığı seslendirme bulanıklığının bizlere bir armağanıdır. Türkiye’den başka Müslüman ülkede Mehmet ismi yoktur. “Eba Yezid” adının da Türklerin dilinde önce “Beyazıd” sonra “Beyazıt” olduğu gibi. Türklerden başka Arap ülkelerinde Beyazıt ismi yoktur. Ayrıca “Yezid” Farsçada Zerdüşt inancıdakilerin Allaha verdiği addır. (Yezdan, Yezid). Arapça “umum” sözcüğünü “imam” diye okuyarak yanlış fetvalar veren din görevlileri olmuştur.
 
       Kuran çevirilerindeki birbirine uymazlıkların, tersliklerin eksiksiz bir dizini çıkartılacak olsa, ayrı bir kitap olacak kadar çoktur. Kurandaki “drb” ifadesi 58 yerde mevcuttur. Çevirmenler her ayette farklı anlam veriyorlar. Niye böyle deyince “cümlenin gelişine göre uygun bir anlam veriyoruz” diyorlar. Yani Arapça değil mi? Uydur uydur söyle.
 
       “Ezan” ve “izin” sözcükleri Arabistan’da kardeşti. Türk diline girdiler artık yolda görseler birbirlerini tanımazlar. Türkçede kökü, kardeşleri ve ailesi yok.
 
           1070 yılında yazılan Kutadgu Bilig, Arapça Kur’an öğretisinin bütünüyle Türkçeleştirildiğini gösteren çok önemli bir kaynaktır. 1072 yılında yazılan Divan-ı Lugat it-Türk, Türklerin o yıllarda öz dillerini koruduklarını ve Araplara Türkçe öğretmek için çabaladıklarını gösteren yazılı bir belgedir.
 
       Hristiyan Avrupalılar Arapça bilimsel ve düşünsel ürünleri kendi dillerine çevirerek anlama çabasına giriştiklerinden, Müslüman Türkler de böyle yapıyor olsalardı, Müslüman Türkler de en az batılılar kadar aydınlanmış olmazlar mıydı? Çünkü Türkler o yıllarda Arapça yazılı ürünleri anlamaksızın seslendirmeye, kendi dillerine çevirmekten uzak durmaya koşullandırılmaktaydılar.
 
      “Hela” Arapçada işbildirici anlamında pek çok eylemin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Hela Türkçeye girince Arapçada yaptığı pek çok anlamlandırmayı yapamaz duruma gelmiştir. Hela Arapça, WC İngilizce, tuvalet Fransızca, “ayak yolu” yada “çeki düzen” Türkçedir. “Hela” Arapçada “boşanmış kadın” “hurma koruğu” “sinik deve” “meşe ağacı” “armağan olarak verilen giysi” “kumarcı” gibi anlamlara geliyor.
 
       “Hıyarat” sözcüğü Osmanlı dilinde özgürlükler anlamında kullanılan Arapça kökenli bir sözcüktür. Osmanlıca “hıyar” sözcüğü Arapça “hayr” sözcüğünden gelir. Yargıç sanığı salıverecekse “artık hıyarsınız” der.
 
       Yeri geldiğinde “Batılılar her bilgiyi Kuran’dan öğrendiler. Televizyon, telefon, uzay aracı vb bütün buluşlar, Kuran’da yazılıdır” diyerek, Kuran çevirilerinin Batılılara yaradığını savunanlar başkaları değil yine bunlardır.
 
        Demek ki bunlara göre Kuran çevirileri Müslümanları sapıklığa, Hristiyanları buluşlara yöneltmektedir. Arapça bilmeyenlere çevirisinin okutulması gerektiğini, bütün mezhep kurucuları söylemiştir.
 
      Kuran başka dillere çevrilen belki de en çok çevrilen bir yapıttır. Bu çeviriler arasında birbirini tutmazlıklar, çelişkiler gerçekten de vardır. Kişi nasıl anlıyorsa öyle çeviriyor. Çeviriler arasındaki çelişkiler mezhepler arasındaki farklılıklar kadar vardır. “Yetmiş iki buçuk fırkaya bölündük” diyenler bu bölünmenin Kuranı başka başka anlamanın sonucu olduğunu bilmelidir. Çeviriler Müslümanları böler diyenler vardır. Çeviri olmadığı zamanlarda da Müslümanlar zaten bölünmüştü.
 
      Kuranın başka başka anlaşılması, önce ana dili Arapça olan Müslümanlar arasında ya da Arapça okur yazar düşünürler arasında başlamıştır.
 
      Kişiler bırakalım bir yazıyı, bir öğretiyi, yaşamın kendisini bile başka başka anlamıyorlar mı? Bu başkalıklar kişilerin kişiliklerinin başka başka, bakış açılarının, gereksinimlerinin, isteklerinin, beğenilerinin, beklentilerinin başka başka olmasından kaynaklanır.
 
       İslam’da kaç Müslüman öbeği varsa işte o sayıda Kuran çevirisi ve yorumu vardır. Her biri Kurandan iki yüzyıl sonra “Tanrı’nın elçisi Muhammed demişti ki…” diye uydurulan hadislere inanan çevirmenler “uyduruk hadislere inanmayın” buyuran bölümleri çok ilginç yolla anlaşılmaz kılmışlardır. Kuranda geçen “sabır, alem, iman, rab” gibi yüzlerce Arapça sözcükleri çevirirken aynı olarak çevirenler niçin “hadis” sözcüğünü gene hadis olarak aktarmadılar? Kuranda geçen Arapça sözcüklerden işlerine geleni Türkçeye çevirmekte, işlerine gelmeyeni olduğu gibi Arapça olarak bırakmaktadırlar. Birini Türkçe birini Arapça bırakarak iki olgu arasındaki bağlantı kurulabilmesini olanaksız kılmışlardır.
 
      Pek çok Kuran çevirisi var. Ancak bir tane çeviri eleştirisi yok. Hiçbir çevirmen başkalarının çevirisini eleştirmiyor da kendisi bir çeviri yapıyor. Çeviri eleştirisi yapsa biliyor ki başkaları da kendi çevirisini eleştirecek. Böylece çevirmenler kendi aralarında bir uzlaşmaya varmış oluyorlar.
 
      Geğirdikten sonra “estağfurullah” deriz, lahmacun yedikten sonra bir Türk bu işe Allah’ın adını neden karıştırır?  Bu Arapça sözün anlamı “Tanrı’dan korunma dilerim”dir. Bu sözü kaç kişi anlamını bilerek kullanıyor? Üstelik Türk’ün dilinde “estağfurullah” sözünün ğ’si uçuyor, estaafurullaha dönüşüyor ki, bunun da Arapça anlamı “Tanrı’dan şişmanlatılmamı dilerim” oluyor.
 
       Arapça sözler Türk gırtlağına uymamaktadır. “Elhamdülillah” sözünün yuvarlanarak “elham” ve “elam”a dönüşmesi bu yüzdendir. Yeni icat ettiğiniz Arapça sözün ne anlama geldiğini bilseniz tepeniz atar yada yüzünüz kızarır.
 
      “Arab” sözcüğü bile, Türk’ün dilinde olumsuz bir anlama gelir. Kara derili kişilere ad olmuştur. Oysa Araplar kara derili değildir. Türk saçma bir söz duyduğunda “anladıysam Arap olayım” der.
 
     Mehmet Akif Ersoy’un göre, Kuranda geçen “sabır” sözcüğü katlanmak değil, “göğüs germek” anlamındadır. Kuran’da geçen “sahib” sözcüğü ise “arkadaş, yoldaş, yurttaş” anlamındadır. Arapça’dan Türkçe’ye çeviren “sahib”i görünce “arkadaşınız deli değildir” diye çevrilmesi gereken tümceyi “sahibiniz deli değildir” diye çeviriyor.
 
        Kuran’da geçen cahil sözcüğü, bizim dilimizde yaşayan cahil sözcüğü ile anlamdaş değildir. Kuran’daki anlamı ağırbaşlılığın karşıtı (hoppalık, anarşi gibi)  anlamındadır. Ayrıca Kuran’da intikam sözcüğünün Arapça “tüketmek, ortadan kaldırmak, yenmek, silip süpürmek” anlamları vardır. Kuran’daki “zulüm, zalim” sözcükleri Arapça “gerçeğin ortaya çıkmasını önlemek, gerçeği gizlemek, örtmek, belirtileri silmek” anlamlarındadır. Zulüm Arapça Nur (ışık) karşıtıdır. Nur aydınlık, zulüm karanlıktır. Hatta Araplar geceye zulüm derler.
 
      Sonuç olarak; Kuran’ın Türk diline doğru çevrilebilmesinin ön koşulu, Türkçeye Arapçadan geçen sözcükler kullanmamaktadır. Din dilin ucundadır.  
 
       Kuranı Türkçeye dilbilimciler çevirmelidir. Türkler Arapçayı kullanmadan önce dillerindeki tüm sesleri gösteren 38 harfli Göktürk Alfabesi kullanıyordu. 1928 Dil Devrimi öncesinde Arapça yazılan son yapıt Nutuk’tur. Nutuk’un ilk baskısında “o,ö,u,ü” sesleri birbirine karıştığı gibi “a,e,ı,i,” seslerinin yazılışını da karıştırmıştır.
 
       Kuran’ın doğru anlaşılması bilimsel bir sorundur. Kuran çevirmenlerinin kendi içinde kendi kendisiyle ve Kuran’la tutarlı çeviriler yapmak gibi dilbilimsel kaygıları yoktur. Bu nedenle Kuran’daki NSH sözcüğü kimi yerde “öğüt vermek”, kimi yerde “içten bağlanmak” diye çevrilmektedir. Bunlar zaten yaptıkları çevirilere zaten, “meal” yani “anlamlandırma” diyorlar. Gelgelelim yaptıkları “anlamlandırma”lar dahi kendi içerisinde tutarlı olmuyor.
 
       Kızlarımıza Kuranda geçen “Kezban” yada “Sanem” isimlerini veriyoruz ama Kezban sözcüğü Arapça “yalancı“,  Sanem” ise “Put” demektir. Kuran’da geçiyor kutsal diye bu isimler verilmiş. “Recep, Ramazan, Şaban” Kuranda ay isimleri olarak geçer. Biz almışız erkek ismi yapmışız.
 
 
 
Kaynak : Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, Otopsi Yayınları
 
425 kez okundu
11.03.2019

Yorumlar