"ALLAH ALLAH NEREDEN ÇIKTI BU ÖZELLEŞTİRME?"-YAZAR ASABİ ADAM
Allah Allah Nereden Çıktı Bu Özelleştirme?
 
Bugün bir karar önce Twitter da sonra da internet ortamında dikkatimi çekti; Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan 481 Sayılı Karar, şu şekilde:
 
“Mülkiyeti Maliye Hazinesine ait ve Milli Savunma Bakanlığı (MSB)’na tahsisli Sakarya ili, Arifiye ilçesi, Hanlıköy mahallesinde bulunan 1075 ada, 5 parsel numaralı 1.804.131 m² yüzölçümlü taşınmaz ile üzerinde bulunan MSB Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü 1’inci Ana Bakım Fabrika Müdürlüğü işletimindeki mal ve hizmet üretim birimlerinin (Fabrika), özelleştirme ile hedeflenen genel amaçların karşılanmasının yanı sıra; milli savunma sanayisinde ülke kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmasının sağlanması ile fabrikanın işletme verimliliğinin artırılması ve yeni iş/üretim imkânları oluşturmaya yönelik yatırımların özel sektör tarafından yapılması amacıyla;
 
Özelleştirme kapsam ve programına alınmasına,
Özelleştirme uygulamasının, işletme hakkının verilmesi yöntemiyle gerçekleştirilmesi ve işletme hakkı süresinin 25 yıl olarak belirlenmesine,
Özelleştirme hizmetleri tamamlanıncaya kadar, Fabrikanın, MSB Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü 1’inci Ana Bakım Fabrika Müdürlüğü tarafından işletilmesine devam edilmesine,
Fabrikada Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik mal ve hizmet üretiminin devamlılığının sağlanması ile MSB kontrolünde yeni yatırımların yapılması da dâhil olmak üzere, ihale dokümanında ve işletme hakkı sözleşmesinde yer alacak hususların, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ve MSB tarafından belirlenmesine,
Özelleştirme uygulamasında, teklif sahiplerinin savunma sanayi tesisi işletme deneyimleri, mali yeterlilikleri gibi MSB ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca uygun görülecek sair hususların ön yeterlilik kriteri olarak belirlenmesine,
Özelleştirme işlemlerinin 31.12.2019 tarihine kadar tamamlanmasına,
4046 Sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki Kanunun 3’üncü ve Geçici 29’uncu Maddeleri gereğince karar verilmiştir.”
 
1993 tarihinde tanışmıştım o tesisle. O zamanlar Erzurum Aşkale’de topçu batarya subayı olarak görevliydim ve kullanmakta olduğumuz M-52 Kundağı Motorlu Obüslerinin modernizasyon sırası gelmişti. Taburdaki silahları trene yükleyip Adapazarı/Arifiye’de bulunan askeri fabrikaya götürmek için görevlendirilmiştim.
 
Aşkale’ye gelen özel vagonlara silahları güzelce yükledik. Usulünce yani. Bir milimetrelik kaymalar ve hiza bozuklukları bile TCDD personelince sorun olarak değerlendirilip bu hataları (!) düzeltmemiz isteniyordu. TCDD personeli o kadar hassas çalışıyordu ki, zaman zaman karşılıklı yükselmeler bile yaşanıyordu. Zira tren yola çıkmadığı her gün için devlet TCDD’ye ceza ödeme durumları falan vardı galiba geçmiş gün pek hatırlamıyorum. Ama sonunda bir astsubay ve 6 er ile yola çıkınca bu hassasiyetlerin sebebini gayet net bir şekilde anladım.
 
Tren arkasında zırhlı araç olduğu için saatte 35 km hızı geçmiyordu. Dağlarda bayırlarda köprü ve tünellerden gayet ihtimamlı bir şekilde geçiş yapıyordu. Bazı yerlerde geçtiğimiz tünellerde topların kulelerinde bulunan barut gazı tahliye fanlarının çıkış salyangozları tünel duvarlarına temas ederek kıvılcımlar çıkartıyor ve içinde bulunduğumuz furgon denilen vagondan bakılınca çok şahane görüntüler meydana getiriyordu. Tren yavaş gitmek zorunda olduğundan hassas ve riskli yerlerde ufak bir endişe de kaplamıyor değildi içimizi. Her istasyonda, her ilçede, her şehirde duruyorduk. Hareket memurları, cer işçileri, sinyalizasyon görevlileri, dispeçerler, makinistler, gardıfrenler, tren şefleri. TCDD mevzuatına ve insan gücü yapısına bayağı hâkim olmuştum özetle. Ancak Ankara’ya geldiğimizde taaaa oraya kadar sinyalizasyon olmadan ve telgrafa benzeyen bir sistemle koordine edilen yollarda geldiğimizi öğrenince ne kadar büyük badireler atlattığımızı, aralarda hassas ve riskli bölgelerde duyduğumuz endişenin çok daha fazlasını duymamız gerektiğini düşünerek ürpermiştim. Gençlik işte…Tecrübesizlik… Sonunda 22 gün 22 gece süren bir yolculukla Arifiye’ye vardığımızı o zamanlar peşine monte edildiğimiz trenin şefi bize müjdeledi. Adam biz bırakacağına o kadar mutluydu ki koca tren katarı bizim 18 adet vagonumuz yüzünden kağnı gibi gelmişti Eskişehir’den oraya kadar ve daha
 
bir sürü yolları vardı. Adam tabii ki sevinecekti. Ama bir de bizleri düşünüp kendini bizim yerimize koyaydı iyiydi.
 
Her neyse….sabahın köründe nöbetçi heyetinden birileri vagonları fabrikanın ayrı bir girişinden içeri aldı bizleri de işçi misafirhanesine götürdü. Bana güzel bir oda askerlere yatma yeri ve yemek verdiler. Astsubayımızı ben idare ediyordum evi ailesi Ankara’daydı. Yüzüme mahzun mahzun bakınca “yürü git lan” dedim. “Biz oraya varınca seni ararız” öyle gelirsin dedim. Adam çok mutlu olduydu. Saat sabahın erken saati olduğu için pek etrafıma bakamadım ama yumuşak yatak, sıcak çorba çok iyi gelmiş olacak ki, banyomu yaptıktan sonra deliksiz uyumuşum ertesi gün akşam üstüne kadar. Giyinip dışarı çıkarken astsubayımızla karşılaşmıştım. Kendisi bizi askerlerin aracılığıyla takip etmiş Arifiye’ye ulaştığımızı öğrenince hemen gelip getirdiğimiz topları trenden indirme ve diğer işleri halletmiş.
 
Serin bir Mayıs günü olan o ilk gün dışarı çıktığımda tipik bir askeri tesisten daha şirin ve bakımlı bir ortamla karşılaştım. Her yer temiz ve bakımlı. İçeride inanılmaz güzel işlediği belli olan bir düzen vardı. Ara sıra çalan sirenler ise endüstrinin o gizemli havasını hissettiriyordu insana. Fabrika müdürü beni çağırtmıştı. Çay ısmarladı, usulünce sohbet etti benle, sonra da bir isteğim olursa kendisine iletmemi istedi. İşimizi çabuk bitirip birliğimize dönmemiz üzerinde de bayağı durdu. Ben ne olacak ki zaten buraya kazık kakmaya gelmedik diye düşünürken ertesi gün saymanlıkta faaliyetlere başladık ve ben işimizin bayağı uzun süreceğini anladım. Zira o kadar tertip düzen bakım ihtimam vardı ama muhteşem de bir bürokrasi vardı.
 
Eğer dışarı çıkmazsam şehir merkezine gitmezsem yemekleri işçi yemekhanesinde yiyor. İşçilerle, amirleriyle ve diğer subaylarla sohbet ediyorduk. Küçük de bir mahfel vardı. Güneydoğudan 30 küsur askerin şehit edildiği haberi geldiydi o sıralar. Herkesin suratı asılmıştı.
 
Bizim işimiz bir aya yakın sürdü o fabrikada. Her yerini öğrendim. Her kademedeki görevlilerle dostluk ve arkadaşlıklar tesis ettim. Dönerken şöyle düşündüm. Şimdi ben bu göreve gelmeseydim de bu kadar süreyi Aşkale’de geçirmiş olsaydım. Bu iki ay içinde öğrendiklerim ve edindiğim tecrübeyi edinmemiş oradaki rutin faaliyetlere katılıp normal bir hayat geçirmiş olacaktım. Öğrendiklerim ve edindiğim tecrübe mi? Meslek hayatım boyunca bana çok katkılar sağladı.
 
Çünkü aradan yıllar geçtikten sonra Albaylığımda Topçu Okulunda silah sistem projeleri ile ilgili muharebe laboratuvarında çalışırken Fırtına silahının projesi ile ilgili olarak Arifiye Fabrikası’na tam tamına 20 yıl sonra bir kez daha gidecektim. Polatlı’dan bindiğimiz tren sabaha karşı Arifiye’ye vardı ve bizleri bir uzman çavuş alarak 20 yıl önce kalığım misafirhaneye götürdü. Tesadüfen üsteğmenliğimde kaldığım aynı odanın tekrar bana tahsis edildiğini gördüm. İlginç bir tesadüftü. Gün ağardığında fabrika müdürü ve teknik müdürle randevularımız ve sonrasında Proje Yönetim Grubu toplantımız vardı. Şöyle bir bakınırken 20 yıl öncesine rağmen çok büyük değişikliklerin fazla gözüme çarpmadığını, ancak çok güzel gelişme ve düzenlemelerin olduğunu gördüm. Bazı simalar ise hiç yabancı gelmiyordu gözüme atölyeleri gezerken.
 
20 yıl önce Almanların, Amerikalıların yardımı olan eski püskü makine-teçhizatla iş yapmaya çalışan fabrika, endüstriyel olgunluğunu 21’inci yüzyıla taşımış hem imalat hem yönetim zihniyeti olarak çağ atlamış durumda Dünyanın en iyi teknolojileri ile yarışan ve hatta bazı alanlarda onları geri bırakan FIRTINA Obüsünü üretiyor ve katar katar gelen birliklere teslim ediyordu. Genç askeri mühendisler, sivil mühendislerle beraber istihdam edilmiş, askeri disiplinin de katkılı olduğu bir iş disiplini ile en iyiyi üretmek için büyük ciddiyet ve istekle çalışıyorlardı. Kıtalardan işinin ehli teknisyen “üstat” astsubaylar seçilerek atölyelerdeki ekiplerin başlarına verilmiş, çok büyük gururla ve vakarla işlerini yapıyorlardı. Ne kadar göğsümün kabardığını anlatamam. Bununla beraber 20 yıl önce burada olduğumu ve bu muazzam kabuk değişikliğini anlatırken diğer arkadaşlar da benimle beraber gururlanıyorlardı. Fabrika içinde gezerken oraya buraya gittiğimizde ben yolları onlara tarif ediyor çoğu zaman atölyeler arası gezerken başı çekiyordum. Nereden baksan fabrikanın emektarı sayılırdım.
 
Bizim gruptan bir binbaşının artı işaretine benzeyen anıt gibi bir şey dikkatini çekti önünden geçerken. “Bu ne ola ki komutanım” dedi bana. Ben de ona bildiğim ve dilimin döndüğü kadarıyla. 20 yıl önce geldiğimde Türkiye’nin İLK ve TEK optik fabrikasının burada olduğunu, o benim
 
ziyaretimden çok çok önceden beri Alman Zeiss lisansı ve yardımı ile bu fabrikanın uhdesinde kurulduğunu, TSK’nın optik yenileme ve küçük üretim ihtiyaçlarının neredeyse tamamının bu küçük atölye tarafından karşılandığını ifade etmiştim. Binbaşı bana pek inanmadı gaza gelip abarttığımı zannetti. Daldık atölyeden içeri ve içerideki mühendis subay benim dediklerimi teyit etti. Ancak eskisi kadar fazla çalışmadıklarını. Son dönemde onarım ve yenileme yerine malzemenin yenisini alma yoluna gidildiğini ifade etti. Tesisin girişindeki müze benzeri küçük bir bölümde üretilen malzemeleri incelerken. Güneydoğudaki harekatta NİKON DÜRBÜN diye tabir edilen bir dürbünün aynısının, hatta biraz daha iyisinin burada yerli ve milli imkanlarla üretilerek birliklere gönderildiğini ifade etti gururla…
 
Şu ana kadar yazarken bile sinir ve üzüntümün önüne zor geçiyorum ama bir konuyu daha anlatıp daha sonra meramımı sizlerle paylaşacağım. Nihayetinde hepimiz bu memleketin evladıyız.
 
Bu bahsettiğim ziyarette proje için fabrikada çalışırken bir ara tören alanının hazırlandığını gördük. Alanı hazırlattıran ilgili başçavuşa oracıkta sorduk “nedir bu hazırlığın sebebi” diye. “Efendim yarın teslimat var, müdürümüz çok özen gösteriyor bu törene, Birliklerden ilgili personel geldiler buradalar yarın törenle 12 adet FIRTINA Obüsünü filan filan birliğe teslim edeceğiz. Sizler de davetlisiniz. Zaten herkes törende olur yarın aileler, gençler herkes yani” dedi.
 
Ertesi sabah ses yayın sisteminden gelen marşlarla gittik kahvaltımıza. Tören zamanı tören alanında bayraklarla süslenmiş 12 tane kız gibi FIRTINA mağrur bir şekilde dizilmiş. Birkaç tane asker ellerinde fırça ve bezlerle silahların üzerine konan az miktardaki tozu toprağı siliyorlar. Teslim alacak birlik başlarında batarya komutanları olduğu halde çakı gibi tören alanında tertemiz elbiseleri ile dizilmiş. İşçiler, memurlar, ailelerden orada olanlar, herkes seyirci yerinde. Gösteriş ve cafcaflı detaylardan uzak sade bir tören alanında kahraman kim anlamak da zordu. O silahları tasarlayan ve üreten fabrika personeli mi? Teslim almaya gelen askerler mi? Proje bizim diye sahiplenen bizler mi? Bilemedim. Ama gurur en yüksek derecedeydi sahada.
 
Saygı duruşu, İstiklal Marşı, kısa bir komutan konuşması, minik bir tanıtım ve ardından teslimat gerçekleşti. Herkes silahların yanına gitti ilk defa görenler resim çekenler selfi yapanlar, direksiyonuna geçenler, ekip fotoğrafı çektirenler Pazar yeri gibi yani, herkes gülümsüyor, herkes mutlu ve gururlu.
 
Bu manzaradan en can alıcı detay neydi biliyor musunuz? İlgili birlik personeli kendilerine tahsis edilen silah sistemlerini teslim alıp resim vs. faslı bittikten sonra sürücü personel obüsleri kendilerine tahsis edilen garaja götürürken, o silahların üretimi esnasında atölyelerde çalışan kaynakçı, tornacı, elektrikçi, boyacı, atölye şefi artık kim varsa yola dizilip gözlerinden iplik iplik yaşlar dökülerek ağlamalarıydı. Bu manzara meslek hayatımda karşılaştığım en sıra dışı manzaraydı. Biliyordum ki o işçiler arasında yeri gelince kütür kütür toplu sözleşme pazarlığı yapan da vardı, softası da vardı beynamazı da vardı ama hepsi ağlaya ağlaya terk ettiler o tören alanını ve atölyelerine dönerek günlük işlerine devam ettiler. Biz o gün çalışmadık. Etkilendik.
 
Şimdi gelelim esasa. Malum ben asker kişiydim, şimdi sivilim. Köküm asker olduğundan ben üst ve amirlerimi de eleştirmem, devlet büyüklerini de. Milli konularda apolitik olurum. Milli çıkarım ne ise o tarafa dönerim yani. İçimde tuttuğum politik eğilimim ne derse desin, milli çıkar önde gelir her zaman. Dolayısı ile siyasilerin de kararlarını vakarla karşılarım seçilmiş kişilerdir çünkü, saygı duymazsam ekmeğini yediğim bu yüce millete haksızlık ettiğimi düşünürüm. Aldığım aile ve Devlet terbiyesi bunu gerektirir.
 
Şimdi bu fabrikayı satıyorsunuz. Daha doğrusu tıpkı alelade bir gübre fabrikası ya da bir kamu tesisi gibi “özelleştirme kapsamına alındı” diyorsunuz.
 
Hangi sermaye varmış ki Türkiye’de onun gibi bir tesisi yeniden kurabilecek?
 
Şimdi bu Arifiye Fabrikasının olayındaki duruma bakıyorsunuz durum bir satış gibi gözükmüyor. Tesisi 25 yıllığına tahsis ediyormuş gibi görünüyor. Böyle bir örnek yok galiba geçmişte.
 
Yani kritik bir Harp Silah Sistemine ilişkin bir tasarım yapıyorsun. Tank tasarlıyorsun yani. Tasarımın bitiyor. Projede belirtilen kadar pilot üretim de gerçekleştiriyorsun anlaştığın firmaya. Hatta aklına geliyor motoru için de düğmeye basıyorsun bu arada zira bu projede kullanabileceğin ve senin ürettiğin milli bir motor da yok! dışa bağımlısın yani. Sonra tasarımı ve pilot üretimi yaptırdığın firmaya diyorsun ki; “dur birader, sen tasarımı ve pilot üretimi yaptın, teşekkür ederim. Ancak ben seri üretim için başka üretici arayacağım”. Bunu demek ve yapmak devlet olarak senin hakkın. Hiçbir engel yok önünde ama sen ilk aşamada tasarım ve üretim için teknolojik yeterlilik aradın ya, firmalara yatırım yaptırdın ya. Senelerce o işletmeyi bu proje ile meşgul edip personel ve kadrolarını alıştırdın ya. Yeni ve başka tesis aramak da nesi oluyor. Haaa Adalet olsun diyorsun. Eşitlik olsun diyorsun.
Şimdi şöyle izah etmeye çalışayım. Sen tasarımdan sonra tasarımı yaptırdığın yerden başka yerde seri üretim arayışına girersen sana kimse bir şey diyemez yasal olarak. Zira tasarımda oluşan ve pilot üretimle teyit olan “üretim bilgi paketi” senin yani bu ülkenin malıdır. Verirsin paketi istediğine yaptırırsın.
Ha işte o öyle enerji santrali işinde olur, yerli kamyon otobüs otomobil işinde olur da savunma sanayiine ilişkin kritik bir tank üretim işinde OLMAYABİLİR. Bakın olmaz demiyorum olmayabilir diyorum. Milli çıkarlar ve projedeki muhtemel aciliyet bunu kaldıramayabilir. Kara bereli tankçılar Alman, Amerikan eskisi kullanmaktan usandı zira. Başka şeyler de dile getirmiyorum, hatta aklıma bile getirmiyorum. Öyle bir çürümeyi, Türkiye Cumhuriyeti gibi kadim temeller üzerine oturmuş prestijli bir ülkenin yöneticilerine asla yakıştıramam.
Savunma Sanayiini güçlendirmek için yapılıyor belki. Ama yine böyle büyük projede olmaz o iş. Git irili ufaklı başka projelerde yap bu işi. Onlarla geliştirmeyi dene sektörü. Kritik ve büyük ana sistem projeni riske atma bence. Hem sonra başka yollar yok mu sektörü güçlendirecek. Bi ara vergilerine kalem çekiyorlardı. Ya da ne bileyim başka bir yol bulsunlar işte ama bizim TSK’nin yeteneğini almasınlar ellerinden.
Güzel işler yapılıyor savunma sanayiinde. Ülke olarak güzel de para kazanıyoruz takip ettiğim kadarıyla. Sektördeki üretim çeşitliliği ve dışa bağımlılık azalması da cabası. Bize, Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışan da budur zaten. Ama yukarıda da dediğim gibi, siyaset, hamaset, kayırma kaldırmaz bu sektör. Kafayı patlatacan işi yapacan askerlere kabul ettirecen ve sonrasında çubuğunu tütüreceksin keyifle.
Bu iş askeri hastaneleri devlete devretmeye, askeri mektepleri kapatmaya benzemez. Ani, süratli, statükocu ve totaliter kararlarla olmaz. Yapamayacak olan, girmesin ihaleye. Tesisi olmayan vermesin teklif. Uğraşsınlar. Her seferinde uçak dolusu adam gidiyor dışarıya mal satmaya dış gezilerde. Oralarda kumarhane kumarhane gezip bir nane satmadan gerisin geriye dönmek için götürmüyorlar onları. Biraz gayret canım….
 
Arkadaş milletin elinden şekerdi, gübreydi, kağıttı kalemdi falan filan bir sürü yeteneği alabilir ve bunları başka şekillerde ikame edebilirsin. Bu senin siyasi yoğurt yiyişindir. İktidar da sendeyse alırsın kararını babalar gibi satarsın. Kimse buna bir şey diyemez. Ammaaaa…. Kendi silahlı kuvvetlerinin bir fabrikasını satmak ya da tahsis etmek olayı başkadır. O iş kendi silahlı kuvvetlerinin bir yeteneğini sıfırlamak ya da azaltmak anlamına gelebilir ki bu da hiç doğru olmaz son tahlilde.
Adapazarı’nda vagon ve lokomotif fabrikaları var devlete ait zannedersem. Şimdi yarın biri ben metro vagonu üretecem ama benim tesisler nanay bana o Adapazarı’ndaki TCDD fabrikalarını verin de 10-15 sene üretim yapıp çıkayım derse o fabrikalar da mı özelleştirme kapsamına alınacak? Bunun bir anlamı var mı? Hattı zatında onlar sivil bir yetenek. Nispi olarak savunma sanayiine katkısı bir askeri fabrika kadar değil. Hele hele palet fabrikası kadar hiç değil. Vagon için lokomotif için olabilir yani. Ama askeri bir zırhlı araç fabrikası için olmaz.
 
TSK uhdesindeyken bu fabrika çalışamıyor muydu? Ne olacak o kadar işçi, yeni gelen işletme onları çalıştırmaz ki. Hepsi için kaşarlanmış damgasını yapıştırır, tazminatlarından korkar onların zira. O yüzden bi sürü yeni yetmeyi alır, üretim bandında çalıştırmaya kalkar. Sonra ne olur? E çöp kamyonu üretmiyor ki bu fabrika. Harp aracı üretiyor. Savunma sanayiindeki benzer fabrikalara bakalım vakıf şirketlerine ait. Neredeyse Dünya’nın en pahalı işçiliğini kullanmaya çalışıyorlar. Harp aracı üretmek başka bir kurum kültürü, başka ve hassas bir endüstriyel yaklaşım ister. Hata kaldırmaz. Siyaset ve hamaset sevmez. Kârlılık ikinci, üçüncü ve hatta en son önceliktir kimi zaman. O beklenen kâr da yat kat almak için değil yeni savunma yatırımları için kendilerini büyümekte kullanılmaya çalışılır.
Özel müteşebbis zihniyeti askeri fabrikaya bi numara büyük gelir yani.
Bir de işin prestij yönü var. Sen şimdi taaa 1967 yılında kurulmuş ve süre gelen yıllar içerisinde gelişerek TSK’nin çok çok çok önemli üretim ve modernizasyon ihtiyaçlarını karşılamakta olan bir tesis sanki devletin işine yaramayan, kambur olmuş bir KİT gibi rutin özelleştirme kapsamına al. Bu pek yakışmadı.
Ben özelleştirmeye karşı birisi değilim. Ülkesinin gelişimini isteyen her vatandaş da özelleştirmeye karşı olmamalıdır. Atatürk’ün Devletçilik ilkesi de bunu teyit eder zaten. Özel sektörün gücü varsa yapsın yapamadığı yerde devlet devreye girsin demez mi? Ama burada resmen devlete yani TSK’ya ait bir yetenek yok ediliyor.
Hele hele bu özelleştirme. O fabrikanın hurdalığındaki hurdaların bedeli kadar bir paraya yapılırsa gerçekten çok ayıp olur. Zira ben biliyorum ki 2014-2015 yıllarında o fabrikada açılan transmisyon test ünitesinin onlarca milyon dolara mal olduğu söylenmişti ve o tesis Türkiye’de de tek biliyor musunuz? Yani ağır ve büyük transmisyonları test edecek yegâne tesistir orası. Daha buna benzer birçok ilk ve birçok tek mevcuttur o fabrikada bildiğimiz veya bilmediğimiz.
Çok lazımsa git vagon fabrikasını sat arkadaş. Zaten durmadan kırıp döküyorsun vagonunu trenini acemi ve cahil ellerde.
Ama TSK’nın yeteneğini elinden alma boşu boşuna.
Eğer bu özelleştirme gerçekten de daha önceki özelleştirmelerde gördüğümüz satışlara benzer şekilde bir şekilde olmayacaksa, benimle beraber vergi ödeyenlerin hak ve hukukuna uygun olarak tesisin maddi ve manevi değerleri alt alta konularak gerçek değerinde bir satış olacaksa da olsun varsın. Ona bir şey diyemem ve hatta şimdiye kadar asabiyetle söylediklerimi de tıpış tıpış geri alırım. Ama o kadar fazla kötü özelleştirme hikayelerimiz var ki şahit olduğumuz. Nedense bu özelleştirme işini taaa Özal zamanlarından beri iyi yapamıyoruz. Yani kamuoyu beğenmiyor.
Bence toplumsal kültür bu. Yaklaşım kötü yani. Hem devlet olarak hem de alıcı sektör olarak özelleştirmeye icrada mal satışı gibi yaklaşıyoruz milletçe. Yok pahasına gitmiş gibi gözüküyor her biri.
Hadi hayırlısı bakalım. İnşallah ayıp olmaz. Takip edeceğiz durumları…Sanki bir şey yapabilecekmişiz gibi…
Konuşulacak çok şey var bu hususta, daha bitmedi… Ama hadi hayırlısı… Bu arada bizim OYAK müşteri olur mu ki bu özelleştirmeye.
Bilmem ki…
Asabi Adam
 
 
Not: Bir de şu var ki; bu özelleştirme olursa belki bizim emekli Albaylara da iş güç imkânı doğurur. Boşa giden bir sürü yetenek ve tecrübe var o bizim emekli albayların kafalarında. Özelleştirme olmasa TSK o kapıdan içeri bile sokmaz o emeklileri.
 
558 kez okundu
21.12.2018

Yorumlar