"SİZLER NE YAPTINIZ" Özgün ÖZKAN
 
 
Ürpertici ıssızlığın içindeki renksiz vadide ilerliyorlardı. Her biri çok yorgundu. Uçsuz bucaksız mutsuz, umutsuz derin bir karanlık sarmıştı tüm bedenlerini. Hemen yanı başlarında salına salına akan dere bile serinletemiyordu kaygılarını.
 
Her biri çok gergindi, kasları çelikten birer yay gibi olmuştu.Yağmurun soğuğu tüm hücrelerindeydi. Usul usul yağan, arsızca yüzlerine vuran her damla bir anda hırçınlaşıyordu. Çıldırmış gibi esen rüzgarı iliklerinde hissediyorlardı.
 
Her biri çok üşüyordu. Bilinmeze doğru giderken, baktıkları, aradıkları o şeyi, o şey onları fark etmeden görmeyi umuyorlardı yalnızca.
 
Aslında, ne görmek, ne duymak, ne de farkına varmak istiyorlardı. Sadece dua ediyorlardı.
 
Her biri çok sessizdi. On dört kişiydiler. Ellerindeki silahların namlularını kendi yönlerine doğrultmuşlardı. Uyuşuk parmakları ile usulca tetiğe dokunuyorlar, öğretildiği gibi yalnızca ileriye bakıyorlardı. Nefes bile almıyorlardı.
 
Her biri çok yalnızdı. Yürüdükleri patikanın yanındaki tümsek patladığında ortalık mahşer yerine dönmüş,o üşüyen, yorgun, sessiz ve korku dolu yalnız bedenler bir anda çevreye savrulmuştu. Fark etmeyi umdukları o şeyi fark edememişlerdi.
 
Silah sesleri alçakça karanlığı yırtarken, teker teker Tanrı’ya kavuşuyorlardı.
 
Her biri yirmili yaşlarındaydı.
 
Babaları karşıladı onları. Tahta bir kutunun içindeydiler.
 
Her baba aynı şeyi yaptı. O kutunun karşısına geçti, başını ellerinin arasına aldı.
Uzunca baktı.
Ağlamak, ağlarken hıçkırmak, avazı çıktığı kadar bağırmak istedi. Ama yapamadı.
 
Gözlerini kapadı.
İçine içine haykırdı.
Canı acıyordu.
Aslında acımıyordu, çünkü canı karşısındaki o kutuda yatıyordu.
 
Severken bile kıyamadığı, bakmaya doyamadığı, olmazsa olmazı, yaşamın anlamı… O kutudaydı.
 
Kutuya sarıldı. Öptü, öptü. Başını kaldırdı, çevresine baktı, birilerini aradı. Hesap sormak istiyordu. Ama bulamadı. Derin bir nefes aldı. Tekrar kutuya baktı.
 
“Vatan sağ olsun” deyiverdi.
 
Anneler peki?
 
Her anne aynı şeyi yaptı.
İçeride bir köşede yapayalnız oturdu. Ölmek istiyordu.
Kuzusu aşağıdaki o kutudaydı. Neyi koklayacaktı ki artık?
Uyurken kimi seyredecekti ki sessizce?
Arkasından bakarken “Aslanım benim” diyebileceği kim olabilirdi ki bundan sonra?
Akşam olduğunda kimin yolunu bekleyecekti?
Aldığı her nefeste kimi yaşayacaktı?
Yorulmasın diye sırtında taşıdığı canı yorulmuştu yürürken.
Korkmasın diye sıkı sıkı sarıldığı kuzusu korkmuştu karanlıktan.
Üşümesin diye nefesiyle ısıttığı aslanı üşümüştü o yağmurun altında.
Sessiz kalmasın diye ses olduğu evladı sessizdi o şerefsizleri ararken.
Yalnız kalmasın diye titrediği yiğidi yalnızdı diğer on üç kişiyle beraber.
Biricik oğlu, yirmi yaşında kalmıştı toprağa düşen her kahraman gibi.
Hıçkırıyor, bağırıyordu.
Tanrı duysun istiyordu. Bu acıyı duysun. Duysun ve canının yanında olsun.
 
Çünkü kimse duymuyordu.
 
Eşler?
 
Hayallerin tükenmesi ne korkunç değil mi?
Çoğunuz anlamaz nasıl olsa. Anlasa da umursamaz. Yormayın kendinizi.
Yirmili yaşlarında çocuğu ile bir başına kalmak. Korumasız, zavallı. Kimsesiz. Sadecece ağladı. Çocuğuna sarıldı ve ağladı. İçindeki nefretle. Yalnızdı.
 
Çocuk?
 
Ölüm ne demek bilemez. Sadece yok babası onun için.
Uzun bir yolculuk belki. “Döner mi acaba?
Ya da ne zaman?
Bu kutu ne?
Neden ağlıyor herkes?
Babam nerede?
Neden yaptılar bunu?
Onlar yaptı da, peki neden izin verildi yapmalarına?
Ya da kim yaptı gerçekten?
Sorumlu sadece onlar mı?
Bu yük ağır değil mi benim için?
 
Kolaysa siz taşıyın bunu. Gitme baba ya. Kal yanımda. Sana ihtiyacım var. Çok özledim seni.” Topunu bıraktı köşeye, koştu kutuya, sarıldı. Ağlıyordu.
 
Sizler hiç evladınızı kaybettiniz mi?
Yani sizler…
 
Küçücük menfaatleri için insanlığını satan kalemşorlar, ekranlarda ahkâm kesen, duygularını aldırmış ahlaksızlar, timsah gözyaşları döken zavallılar, entel, dantel söylemlerle algı oluşturmaya çalışan satılmışlar.
 
Korkup susanlar, konuşuyormuş gibi yapanlar, yarışma programları ile yaşayan siz vurdumduymazlar.
En çok da Yönetenler.
Bu yavrular için kılını kıpırdatmayan o tüm şaşırmışlar.
Onların, çocuklarının doğumunu bile göremediklerini, evlerinde bekleyen birilerinin olduğunu, yalnız bırakıldıklarını, anlaşılmadıklarını, önemsenmediklerini biliyor musunuz?
 
Sizler onların da anne, babaları olduğunu, aşık olduklarını, sevdiklerini, sevildiklerini, yolunu bekleyen çocuklarının olduğunu biliyor musunuz?
Onların da hayalleri vardı biliyor musunuz?
Hangisine sahip çıktınız?
Hangisi için kendi yavrunuz gibi üzüldünüz, ağladınız, umursadınız?
 
Ya da sizler...
 
O gasilhanede;
Vücuduna kahpece sıkılmış mermi delikleri olan canınızı yıkadınız mı hiç?
 
Sizler o mermi deliklerinden sızan kanları temizlediniz mi ya da?
 
Sizler, kıyamadığınız yavrunuzun cansız bedenine sarılıp son defa kokladınız mı o’nu?
 
Mezara yerleştirirken, parmaklarınızı yüzünde gezdirdiniz, usulca okşadınız mı canınızı?
 
Sizler o küreği alıp geleceğin üstünü örttünüz mü?
 
Bari bir dua edin.
 
Özgün ÖZKAN
       18.08.2015
 
zabitan.net@gmail.com
864 kez okundu
08.03.2018

Yorumlar

-11.04.2018 23:02:58

Yüreğimize dokunuyor